Ömrünüzün başlangıcı belli belirsiz anılarla zaten geçip gidiyor. Daha sonra iyiyle kötüyü tam anlamaya başlar gibi oluyorsunuz, bu kez de büyüklere özenip bir an önce büyüme telaşına düşüyorsunuz. Anne veya babanızın yapabildiklerini bir an önce yapabilmek, onlar gibi olmak istiyorsunuz. Bir yandan da kendi karakterinizi arıyorsunuz o dönemlerde. Derken zamanı geliyor ve yetişkinliğin ilk adımı olarak ehliyet alıyorsunuz ve özgürlük hayallerinin başlangıcı üniversiteye başlıyorsunuz. Sonra ilk düzenli gelirinizi kazanmaya başlıyorsunuz mesleğinizi elinize almışsınız. Bu arada birilerini tanıyorsunuz, kimisi sizi çok mutlu ediyor kimisi de sizi çok üzüyor ama hepsi de hayatınızdan geçip gidiyor. Derken birisini hayatınızda en kalıcı yapmak için resmi adımlar atılıyor ve o günden sonra en yakınınız oluyor o birisi. Sorumluluğunuzun arttığını sanıyorsunuz, minik misafir gelene kadar ama anlıyorsunuz ki o minik yavrunuz geldiğinde başlıyor gerçek sorumluluklar. Her neyse…

Herkes için benzer olaylar yaşanırken ömrün neredeyse yarısı gitmiş oluyor. Bir erkek olarak sakallarıma beyazlar düşmeye başladığı 35 yaşımın bu güzel günlerinde aynaya her baktığımda görüyorum hayatımın serencamını. Geçmiş 35 sene ne kadar çabuk geçmişse (eğer Rabbim müsade ederse) gelecek 35 sene de aynı süratle gelip geçecek. Hatta enerji dolu yıllar zamanla azalarak yerini çaresizlik, zayıflık ve acizliğe bırakacak. Öyle ya, yaşlanmama ya da genç kalmanın çaresi yok.

İşte tüm bunlar her sabah aynada beyaz renkli sakallarımı görünce aklıma gelen şeyler. Geride ne kadar ömrüm var bilmiyorum. Ama sabahında gördüğüm beyaz sakallarım bana diyor ki; “Bugün çok güzel bir gün Cihan. Yarından daha güzel bir gün. Bugünün hakkını ver.”

Ben de elimden geldiğince beyaz sakallarımı dinliyorum artık…